17 Haziran 2007 Pazar

gizli kalmış kürt tarihi

Nokta Dergisi'nde Kürt tarihinin gizli kalmış bir sayfası: "1960 - SİVAS KAMPI"
İSTANBUL (18.01.2007)- 27 Mayıs 1960 darbesinden dört gün sonra Kürt illerinde tutuklanan 485 kişi Sivas Kabakyazı'da bir kampta toplandı. Bu topluluğun içinde bölgenin tanınmış ailelerinin fertlerinin yanı sıra ağa ve şeyh sıfatı taşıyanlar da yer alıyordu.

47 yıl sonra ilk kez yayımlanan fotoğraflarla Sivas kampında yaşananlar Kürt sorununda gizli kalmış bir milat olarak Nokta Dergisi muhabiri Nevzat Çiçek tarafından derginin son sayısında gözler önüne serildi.

Eski TBMM başkanı Hüsamettin Cindoruk'un, "Ayrılıkçı Kürt ideolojisi" olarak tanımladığı ve bugüne kadar gizli kalan Sivas kampında yaşananlar aslında Kürt sorununun neden bu kadar çıkmaza sürüklendiğini de bir göstergesi. Nokta Dergisine göre işte Sivas Kampı'nın perde arkası:


“27 Mayıs ihtilalinin Doğu politikasında iki yanlışı vardır: Biri, doğu bölgelerinin siyasi liderlerini ve önde gelen kişilerini Sivas Kampı denilen kampta toplamasıdır. Kürtçülük ideolojisi orada bir okul gibi ortaya çıkmıştır. Siz devletine bağlı adamı da karşıt görüşlerdeki adamı da oraya götürdünüz ve karşıt görüşlerdeki kesim 'Devletine bağlı oldun da ne oldu? Bak yine bizimle beraber buradasın!' söylemini savundu. 27 Mayıs'ın ikinci hatasıysa doğu bölgelerinde tespit ettiği 55 ağayı batı bölgelerine sürgüne göndermek olmuştur. Çıkan tablo ne? Bir tarafta kanaat önderleri Sivas Kampı'nda, diğer tarafta 55 ağa batı bölgelerinde sürgünde. Soru şu; ortaya çıkan boşluğu kim dolduruyor? Ayrılıkçı Kürt ideolojisi!

Click here to see a large version“Bu siyasi Kürtçülük, boşluktan istifade edip yerin altından kaynamaya başlıyor ve seçimlerden sonra Devrimci Doğu Kültür Ocakları ile vücut buluyor. Tüm bunların nedeni, Sivas Kampı ve 55 ağanın sürgününden oluşan boşluktur. Toparlarsak 1950 ve 1960 arasındaki yumuşama dönemi Sivas Kampı ve ağaların sürgüne gönderilmesiyle tam tersi bir sürece dönmeye başlamıştır. Bundan sonra da devletin iki yakası Doğuda bir araya gelmemiştir.”

Yassıada duruşmalarında Demokrat Partili milletvekillerinin avukatlığını yapan TBMM'nin eski başkanlarından Hüsamettin Cindoruk'un yukarıdaki sözleriyle değerlendirdiği Sivas Kampı yakın tarihimizin aslında hemen hiç bilinmeyen bir sayfasını oluşturuyor.

27 Mayıs 1960 darbesinden dört gün sonra Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da tutuklanan 485 kişi Sivas Kabakyazı'da bir kampta toplandı. Bu topluluğun içinde bölgenin tanınmış ailelerinin fertlerinin yanı sıra ağa ve şeyh sıfatı taşıyanlar da yer alıyordu. Yetkililer, kamp sakinlerinin suçlarını “Kürtçülük propagandası ve devlete isyan hazırlığı” olarak açıkladılar. Dokuz aylık kamp hayatından sonra 485 kişinin 55'i yurdun değişik bölgelerine sürgüne gönderildi. Böylece devlet, Kurtuluş Savaşı'na katkılarından dolayı madalya verdiği aileleri, 40 yıl sonra Sivas'ta kampa almakla ve ardından sürgünle ödüllendirmiş oluyordu.

‘9 AY YEMEK VERİLMEDİ’

“Bir ihtilal olmuştu. Her vatandaşa yeni bir dünya yaratmanın acı ve yük payı düşmüştü. Bizlere düşense evlerimizden koparılıp sırf bizim için kurulan Sivas'taki kampa sürülmek oldu. Buna emniyet tedbiri dediler. Biz de masumca bir güvenişle bileğimizi kelepçeye uzattık. Nasıl olsa diyorduk, 'adalet tecelli eder.' Suçsuz olduğumuz gün ışığına çıkar. Çünkü ihtilalin partizan bir zihniyetle yapılmadığı ilan edilmişti…”

Faik Bucak ve (sonraları adını hep “en yaşlı sıfatıyla TBMM'nin ilk oturumunu yöneten” cümlesi eşliğinde duyacağımız) Kinyas Kartal, kamp sonrası sürgün döneminde hazırladıkları broşürde içinde bulundukları ruh halini işte böyle anlatıyorlardı. Bir broşür yayımladıklarına göre, o günlerde durumlarını herkesin bilmesini istemiş olmalılar.

Ama sonra tuhaf bir şey oldu; o günden bugüne kampla ilgili hiçbir araştırma yapılmadı, sanki herkes elbirliği etmiş, konunun kapanmasını istiyordu. Olaydan etkilenenlerin ulaşabildiği akrabaları da aynı ketum davranışı sergilemişti.

Sivas Kabakyazı'daki kamp, boşaltılan bir kışladan devşirilmişti. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'dan buraya getirilen 485 kişiden en küçüğü on dört yaşındaydı. Getirilenlerin tümünün menkul ve gayrimenkul mallarına el konulmuştu. Sivas Kampı'nda kalanlar yemeklerini ceplerinden yiyor, günlerini satranç oynayarak ve sohbet ederek geçiriyordu. Çamaşırları maddi durumu iyi olmayan kamp sakinleri yıkıyordu. Tutuklulara dokuz ay boyunca yemek vermeyen devlet, Sivas Kampı'nı boşaltırken onlardan adam başı 400 lira yemek parası almayı da ihmal etmemişti.

Alev Alatlı, “Valla Kurda yedirdin Beni” kitabında bu tavrı şöyle eleştirmişti: “Osmanlı kadar bile olamadık! Osmanlı sürgüne gönderdiğinin ailesine maaş bağlar, çocuklarını işe koyardı.”

KÜRTLERE AF YOK!

27 Mayıs iktidarının Kürtlere karşı tavrı, 1960'da Milli Birlik Komitesi'nin (MBK) çıkardığı af kanunuyla kendini ortaya koyuyordu aslında. Bu kanunla tüm siyasi tutsaklara af çıkarılırken, aralarında Canip Yıldırım, Naci Kutlay, Esat Cemiloğlu, Yaşar Kaya, Sait Elçi, Musa Anter, Muhsin Şavata, Fevzi Kartal gibi önde gelen Kürt aydınlarının bulunduğu "49'lar Davası" tutukluları affın kapsamı dışında tutulmuştu. Davada bu kişilerin suçları, “yabancı devletlerin müzahereti ile devletin birliğini bozmağa ve devletin hâkimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmağa matuf fiil işlemek” olarak belirtilmişti.

“49'lar Davası”nda alınan bu tutumun ardından gelen Sivas Kampı uygulaması, 27 Mayıs darbecilerinin Kürt politikasını açıkça ortaya koyuyordu. Kampa götürülenler arasında, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat'ın dedesi Zeynel Turan, önde gelen Alevi liderlerinden İzzetin Doğan'ın babası Hasan Doğan, eski DYP Milletvekili Sedat Bucak'ın babası Hakkı Bucak, Hak ve Özgürlükler Partisi (HAKPAR) Genel Başkanı Sertaç Bucak'ın babası ve dönemin Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi (T-KDP) Başkanı Faik Bucak, Şeyh Said'in çocukları, Van'ın önde gelen ailelerinden Kartal Ailesi, Hakkâri'den Ertuş'lar, Diyarbakır'dan Ensarioğulları yer alıyordu.

Sivas Kampı'nda “bölücü isyan hazırlığı” iddiasıyla gün geçiren Zeynel Fırat'ın ailesi, Milli Mücadele dönemindeki faaliyetlerden dolayı Meclis tarafından altın madalyayla ödüllendirilmişti.

DP İÇİNDE GULiSTAN ÇALIŞMASI

Sivas kampı operasyonunun başladığı günlerde, 31 Mayıs 1960'ta Cumhuriyet gazetesinde Milli Birlik Komitesi kaynak gösterilerek yayımlanan bir haberde şu ifadeler yer alıyordu: "Milli Birlik Komitesi'nin yakında neşredeceği vesikalarda bir gulistan hükümeti tesisi için DP grubu içinde çalışanların varlığı ispat ediliyor. Sabık iktidar, Şeyh Said'in oğlunun Rus yapısı ciple Doğu'da propaganda yapmasına göz yummuştur." Oysa gözaltına alınanların birçoğu Demokrat Partili değildi. Örneğin 1966'da öldürülen T-KDP lideri Faik Bucak o zaman Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi üyesiydi. Bu durum, sorunun Demokrat Partililer sorunu olmadığını gösteriyordu.

Dönemin uluslararası konjonktürüne bakıldığında ise MBK'da çok farklı bir endişenin hâkim olduğunu söylemek mümkün. O dönemde Irak'ta Molla Mustafa Barzani önderliğinde yürütülen Kürt ulusal mücadelesi Türkiye'yi de etkiliyor; sınır bölgelerinde Hakkâri, Van, Siirt, Mardin, Diyarbakır gibi şehirlerde Barzani'ye fiili destek veriliyordu. Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan bir habere göre bir MBK yetkilisi bu konu kendisine sorulduğunda şu cevabı vermişti: "Türkiye'nin yalnız Türklerin vatanı olduğu, başka gayeler taşıyan birkaç kişiye de benimsetilecektir."

Sivas Kampı mağdurlarından Şeyh Said'in torunu Fuat Fırat, 3. Ordu Komutanı Ragıp Gümüşpala'nın tutuklamalara ihtilali yapanlara yaranmak için giriştiği kanaatinde… Fırat, bütün mallarına el konulduğunu, üç öküzlerinin Hınıs Meydanı'nda satılığa çıkarıldığını ama kimsenin bunları almaya yanaşmadığını, sadece bir tanesinin yüksek rütbeli bir asker tarafından satın alındığını belirterek “Tek saklayabildiklerimiz yarış atlarımızdı” diyor.

27 MAYIS’IN PERDE ARKASI

7 Ekim 1960'ta çıkartılan 105 No'lu Mecburi İskân Kanunu'nun etkisi iki ay sonra kampa da ulaştı. Aralık 1960'ta kamptaki 485 kişiden 55'i Antalya, İzmir, Burdur, Muğla, Afyon, Isparta, Manisa, Çorum ve Denizli'ye mecburi iskâna gönderildiler. Bazılarının mahkemeleri sekiz ayrı şehirde görüldü. Kanunun gerekçesinde şu ifade yer alıyordu: "Sosyal birtakım reformları yapabilmek, ortaçağın Türkiye'de yaşayan düzenini yıkmak, ağalık ve şeyhlik gibi müesseseleri yok etmek... Vatandaşın sömürülmesine engel olmak gayesiyle bu kanun çıkarılmıştır."

Bu ifadeye bakılacak olursa, Sivas'taki toplama kampı ve ardından gelen mecburi iskânla, 27 Mayıs iktidarı köylüleri baskı altından kurtarmak gibi "halkçı" bir işe girişmiş oluyordu. Basında da bu gerekçe çoğunlukla hararetle onaylanıyordu. İsmail Beşikçi “Doğu Anadolu'nun Düzeni” kitabında, basında çıkan DP içindeki Kürt ayrılıkçısı milletvekillerinin faaliyetlerinden söz eden haberlere dikkat çekiyor ve şöyle diyor: “Bu haberlerle bir gün sonra 485 doğulunun Sivas Kampı'na alınmaları olayı arasında sıkı bir ilişki vardır. Zaten 27 Mayıs'tan sonra bazı Milli Birlik Komitesi üyelerinin '27 Mayıs'ı gerçekleştirmeseydik vatanımız parçalanacaktı. İşte bunun için 27 Mayıs gerekli idi' sözleri rast gele söylenmiş sözler değildir.”

Sivas Kampı'nın ve sonraki mecburi iskânın görünürdeki gerekçesi “ağalık, şeyhlik gibi müesseseleri yok etmek” olsa da, kamptan sonra sürgüne gönderilen elli beş kişinin sadece altı tanesi toprak ağasıydı. Geri kalanlar ise geçimlerini temin etmek için farklı işlerde çalışan kişilerden oluşuyordu. Resmi gerekçeler ne olursa olsun “Sivas Kampı”nın Türkiye'nin yakın tarihi ve Kürtler için anlamını ünlü edebiyatçımız Yakup Kadri Karaosmanoğlu başka söze lüzum bırakmayacak biçimde ifade etmişti. CHP'nin yayın organı Ulus gazetesi başyazarı Karaosmanoğlu'nun 12 Ekim 1960 tarihli başyazısından aktarıyoruz:

“… Bu gibiler için medeni haklardan mahrumiyet söz konusu değildir ve çıkarıldıkları bölgeye dönmemek şartıyla memleketin her tarafında dolaşmak serbestliği de ellerinden alınmayacaktır. Doğrusunu söylemek lazım gelirse, bu bakımdan Mecburi İskân yasasındaki sertlik biraz yumuşatılmış gibi görünüyor. Bununla beraber iddia edemeyiz ki mecburi iskân tabirinde bir tehcir manası yoktur.”

SÜRGÜNE GÖNDERİLEN 55 KİŞİ

Sivas Kampı sonrası ülkenin değişik bölgelerine sürgüne gönderilen 55 kişi:

1-İbrahim Abikoğlu, 2- Hacı Topo Aktoprak, 3- Zeki Bayar, 4- Faik Bucak, 5- İsmail Hakkı Bucak, 6- Hacı Ali Bucak, 7- Mehmet Cemal Bucak, 8- Mithat Bucak, 9- Hasan Abik Bucak, 10- Ali Abik Bucak, 11- Bekir Bucak, 12- Reşit Çeçen, 13-Mehmet Dal, 14- Abdulkadir Ekinci, 15-Abubekir Ertaş, 16- Mahmut Ertaş, 17- Bahattin Erdem, 18- Abdurrezzak Ensarioğlu, 19- Sait Ensarioğlu, 20- Şeyh Ali Fırat, 21- Şeyh Selahattin Fırat, 22- Şeyh Gıyasettin Fırat, 23- Şeyh Ahmet Fırat, 24- Mehmet Fuat Fırat, 25- Faruk Fuat Fırat, 26- Mehmet Emin Fırat, 27- Halil Fırat, 28- Ömer Fırat, 29-Gıyasettin Fırat, 30- Hüseyin İleri, 31- Zeynel Abidin İnan, 32-Mustafa Işık, 33- Kinyas Kartal, 34- Abdulbaki Kartal, 35-Hamit Kartal, 36-Bala Kartal, 37- Şeyh Mehmet Emin Karadeniz, 38-Cemil Küfrevi, 39- Zeki Cemil Küfrevi, 40-Abdülbaki Karakuş, 41- Feyzullah Keskin, 42- Mehmet Kayalar, 43- Abdullah Öztürk, 44- Ferzende Öztürk, 45- Osman Öztürk, 46- Köroğlu Öztürk, 47- Şamil Peker, 48- Sait Ramanlı, 49- Kubbettin Septioğlu, 50- Zeynel Turanlı, 51- Cafer Yağızer, 52- Mecit Yalçın, 53-Derviş Yakut, 54- Kazım Yıldırım, 55- Süleyman Yıldırım.

55'LERDEN FAİK BUCAK VE KİNYAS KARTAL'IN DURUMLARI HAKKINDA HAZIRLADIKLARI BROŞÜRDEN…

'Türk aydınları, sizi davamızın hakemleri seçiyoruz'

55'ler unvanı altında, memleket sathında aramadığımız bir şöhrete ulaşan bizler, bugün yuvalarımızdan ayrılalı iki sene dört ay oluyor. İki sene dört aylık bir zaman akışı ne dile, ne gönüle, ne de şuura kolay… Kimimizin çocuğu öldü, gidip göremedi; kimimizin kardeşi, yanı başında bulunamadık. Ailelerimiz perişan oldu. Yaralı yakınlarımız, yeni doğmuş yavrularını kanayan yaralarımızın adıyla çağırdılar; sürgün, iskân, tehcir…

Bir ihtilal olmuştu. Her vatandaşa yeni bir dünya yaratmanın acı ve yük payı düşünmüştü. Bizlere düşen acı ve yük payı yerlerimizden koparılıp sırf bizim için yaratılan Sivas'taki kampa sürülmek oldu. Buna emniyet tedbiri dediler. Biz de masumca bir güvenişle bileğimizi kelepçeye uzattık. Nasıl olsa diyorduk, “adalet tecelli eder.” Suçsuz olduğumuz gün ışığına çıkar. Çünkü ihtilalin partizan bir zihniyetle yapılmadığı ilan edilmişti.

Aksi tesadüfle Muharrem İhsan Kızıloğlu bu işle görevlendirilmişti. Beş buçuk ay çok ağır şartlarda, Sivas Kampı'nda mevkuf tutulduktan sonra, bir gün karşımıza dikildi. Üç yüz kişiydik. Biz 55'leri ayırıp alıkoydu. Diğerlerini serbest bıraktı, “Babam şarkın cellâdıydı, ben de sizin cellâdınız olacağım” diye övündü.

Teklifi üzerine, mecburi iskâna tabii kılındık ve bir avuç leblebi gibi, Türkiye'nin muhtelif vilayetlerine serpiştirildik. Sürgünler arasında kardeşler vardı; kasten birbirinden ayırdı. Sürgünler arasında baba ve oğullar vardı. Yekdiğerinden en uzak yerlere düşürüldüler. Mesele sürgün müydü? Bu muameleye maruz kalan insanları, efkâr-ı umumiye karşısında ağır suçlu göstermek icap ediyordu. Kızıloğlu, bunu ilan etti. Ve bizleri en ağır suçlarla itham eden dosyalar tanzim ettirerek, ağır ceza mahkemelerinde yargılanmak üzere cezaevlerine gönderdi. Yargılanmadan önce “bunlar suçludurlar; müstahak oldukları cezayı görecekler” diye gazetelere peşin hükümlü beyanatlar verdi. Belki ona kalsaydı akıbetimiz feci olurdu.

Bir vatandaşa, bize isnat edilenden daha ağır suçlar yüklenemezdi. Yabancı ideolojilere hizmet, nüfuz suiistimali, din istismarı, zulmetmek. Her biri, kişiyi on kere sehpaya götürmeye yeterli. Biliyorduk, kendimize güvendiğimiz kadar adalete güveniyorduk. Hepimiz beraat ettik ve böylece adalet tecelli etti.

İlk bakışta hissi konuştuğumuz sanılabilir. Bu soruların hakiki sebeplerini sıralayalım: 55'lerin bedbahtlık ve felaketlerinin sebebi Kürt asıllı olmalarında mı aranmalıdır? Yoksa hepimizin Demokrat Partili olmasında mı aranmalı? Yalnız Türkiye'de milyonlarca Demokrat Partili varken onlar niye bizim gibi sürülmediler? Biraz geriye dönelim. Masumiyetimiz teslim edildikten sonra Ankara'ya geldik. İlk fırsatta günün idarecileriyle temas ettik. Salahiyetli makamlar bize haksızlık edildiğini kabul ettiler ve en kısa zamanda yerlerimize iade edeceklerini vaat ettiler. Maalesef seçim ve Kurucu Meclis'in dağılması, dönmemizi o günkü şartlar içinde geciktirdi. Bir gerçeği daha ekleyelim: Biz 55'lerden, toprak ağası da değiliz. Çoğumuz sürgünde geçinebilmek için amelelik yapmaktadır. Çoğumuz yarı tok yarı aç dolaşmaktadır. Toprak ağalığı bu mu? Türk aydınları, sizi davamızın hakemleri seçiyoruz.

ŞEYH SAİD'İN TORUNU FUAT FIRAT

“Bize isnat edilen suç iki eşek yükü buğdayla Kürt İhtilali yapacağımızdı”

İsnat edilen suçlar komikti. Acemi insanlar ihtilal yapmıştı. Biz kendi iktidarımızı nasıl meşrulaştıracağız derdindeydiler ve bazı insanları suçlu göstermek istiyorlardı… Aslında olay birinci ordu komutanı olan Ragıp Gümüşpala'nın askere yaranmak için yaptığı bir hareketti. Gümüşpala, “Şeyh Said'in bütün çocuklarını toplayıp Sivas'a gönderdim” diyordu. Oysa gelenlerin hepsi Demokrat Parti ile bağlantılı değildi. Bizde sadece Abdülmelik Fırat Bey milletvekili idi. Mesela getirilenlerin içinde Hakkârili biri vardı ve zavallı geçimini çamaşır yıkayarak sağlıyordu. Bizim suçlardan bir tanesi iki eşek yüküyle Kürt ihtilali yapacağımızdı. Hınıs'ın köyünden gelen bir vatandaşın önünde iki eşek yükü buğday varmış, nereye götürdüğünü sormuşlar, o da zekât namına Kolhisar'da Ali Rıza Efendi'ye götürdüğünü söylemiş. Onlar da bunun üzerine iki eşek yükü zekâtla Kürt İhtilali yapacaklar diye bize suçlama getirdiler.

Eşyalarımıza el koydular; bir kısım eşyalarımız sattılar; ilginç olan dört ineğimizi satışa çıkardıklarında kimse almıyor, birini bir rütbeli asker alıyor. O zaman bizim yarış atlarımız vardı ve onları saklayabildik, alamadılar. Kampta bütün yemekleri kesemizden yiyorduk, bazen lokantadan getirtiyorduk. Daha sonra ise kampta yemek yapmaya başladık. Bizi kamptan götürdüklerinde ise, vermedikleri halde 400 lira yemek parası kestiler.

Hiçbir şey yapmıyorduk, sürekli konuşuyorduk ve satranç oynuyorduk. Dokuz ay sonra 485 kişinin çoğunu serbest bıraktılar ama biz 55 kişiyi çeşitli illere sürgün gönderdiler. Bizim evrakları sekiz vilayet dolaştırdılar. Dokuz ay Sivas Kampı'nda kaldık, üç ayı gönderildiğimiz yerlerdeki nezarethanelerde geçirdik ve iki buçuk yıl sürgün hayatı yaşadık. 1963'te Demokrat Parti affında serbest kaldık. Bu tip şeylere ailem çok alışkındı. Ben Sivas Kampı'na gönderildiğimde 30 yaşındaydım. Dört yaşında sürgüne gönderilmiştim, sürgünden 18 yaşında döndüm. Daha sonra beni askere aldılar ve askerde de komünist suçlamasıyla bir sene cezaevine tıktılar. Daha sonra 4-5 yıl bir rahatlama döneminden sonra bu sefer Sivas'a aldılar. Sivas kampından sonra birçoğumuz milletvekili oldu, hatta bir arkadaş ulaştırma bakanı bile oldu. Geriye dönüp baktığımda bu işin yanlış olduğunu ben biliyordum ama sonra Milli Birlik Komitesi üyesi biri televizyona çıkıp açıklama yaptı ve o da bu işin yanlış olduğunu söyledi. Dikkat edin devlet sürekli bu işleri yapıyor ve sonrasında özür diliyor.

AK PARTİ GENEL BAŞKAN YARDIMCISI DENGİR MİR MEHMET FIRAT

“Nutuk'ta övgüyle bahsedilen ailem üç defa sürgün yedi”


Click here to see a large version
O zaman 105 sayılı yasaya göre yapılan uygulama tamamen insanlığa ve hukuka aykırı bir uygulamaydı. Dolayısıyla haksız bir uygulamaya uğrayan bütün insanlar gibi o insanlar üzerinde de çok büyük etkileri oldu. O uygulamanın sadece Türkiye'nin belirli bir bölgesinde yapılması sonucu uygulamaya maruz kalan insanlar Türk insanından ayrı bir muameleye tabii tutulduklarını hissettiler, belki de ilk ayrımı orada fark ettiler. Tutuklanan ve sürgüne gönderilen insanların hepsi toprak ağası değildi. Niğde Cezaevi'nde ziyaret ettiğim dedem, oradaki bazı insanların terzilik yaptığını, bazılarının ise koğuşlarda çamaşır yıkayarak geçimlerini sağladığını anlatmıştı bana.

Uygulama çok ilginç ve haksızdı. Mesela benim ailem milli mücadele döneminde çok önemli işler yapmış bir ailedir ve bundan dolayı meclis tarafından dedeme kırmızı - yeşil madalya verilmiştir. Atatürk bile Nutuk'ta ailemden övgüyle bahsederken, ailem üç defa sürgün yedi ve mallarına el konuldu. Dedem Sivas Kampında tutuldu, daha sonra cezaevinde kaldı ve sonra serbest bırakıldı. Bu tip uygulamaların devlete kazandırdığı hiçbir şey olmadı, temennim bu tip olayların bir daha yaşanmaması ve yaşatılmaması.

FAİK BUCAK'IN OĞLU, SERTAÇ BUCAK

“Bir yıl boyunca her gün sürgün edilmeyi bekledik”

Babam o zamanlar Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi mensubuydu. Demokrat Parti ile herhangi bir bağlantısı yoktu. Ben o zaman ufaktım ve hiç unutmam babamı aldılar ve götürdüler. Uzun süre nerede tutulduğunu öğrenmeye çalıştık, daha sonra Urfa merkezde askeri inzibata ait olan bir alanda tutulduklarını öğrendik. Babamı yürürken görmüşler akrabalar ve sakallı olduğunu söylediler. Hayatımın ilk rüşvetini aldığım sigaraları tutuklu babama iletmek için verdim.

Babam hakkındaki suçlama, Fırat'ın öte tarafına geçtiği ve orada toplantılar yapıldığı iddiasıydı. Zeynel Fırat'ın da bu işe dâhil edilme nedeni buydu. Güya babam daha sonra annemin köyüne gelmiş, toplantılar yapmış ve aşireti isyana hazırlamış. Tutuklu olarak yaklaşık beş hafta kaldılar. Daha sonra bir sabah babam bize bir pusula gönderdi ve kışlık elbiselerinin hazırlanmasını istedi, “Bizi götürecekler” dedi. Elbiseleri aldık, askeriye merkezine gittik ve baktık ki iki büyük cemse hazırlamışlar. Hacı Ali Bucak ve Zeynel Fırat yaşlı oldukları için onlara yardım ediyorlardı. Zeynel Fırat'ın sakalları hâlâ gözümün önündedir. Bindirildikleri sırada Sedat Bucak'ın babası Hakkı Bucak, “Bizi Sivas'a götürüyorlar” diye bağırdı. Asker onu ikaz etti. Ondan sonra biz akrabalarımızla birlikte arabaya bindik ve Diyarbakır'a kadar o cemseleri takip ettik. Onları bir süre Diyarbakır'da tuttular ve askeri cemseyle birlikte Sivas'a gönderdiler. Sivas'ta hiç görüşme olanağı olmadı, sadece babamın teyzesinin oğlu kampın yanındaki patates tarlasında işçi gibi gidip kısa bir süre görüşebilmiş ama fark etmişler.

Babamların tutuklanmalarından sonra bize de hazırlanın sürgüne gideceksiniz denildi. Beş odalı bir evde oturuyorduk, bütün eşyalarımızı topladık, bir odada yaşamaya başladık. İnanılması güç ama koca yıl her gece korkunç bir psikolojik baskı yaşadık. Çünkü Urfa içinde cemseler dolaşmaya başlayınca “Hadi kalkın bizi götürmeye geldiler” diyorlardı bizimkiler. Akşam Gazetesi'nden Melih Turgut bizimle röportaj yaptı, durumumuzu anlattı. Evimize kimse gelip gitmez oldu. Ben babamı sürgünden sonra ilk defa Gaziantep'te gördüm, çünkü onlara Fırat'ın bu yakasına geçmek yasaktı. Benim küçük kız kardeşim Azade, babam tutuklandığı zaman üç aylıktı, bir buçuk yaşındayken gaz ocağının patlaması sonucu kardeşim yanarak hayatını kaybetti ve babam kız kardeşimin ne cenazesini gördü ne de büyüdüğünü. Bu baskılar bizi o kadar kamçıladı ki okullarımızda en başarılı öğrenciler biz olduk.

Beni en çok etkileyen olaylarından biri de Balıkesir Cezaevi'nden babamın bize yazdığı mektuptu. Akşam Gazetesi'nde çıkan yazıyı okumuştu ve bize şöyle diyordu: “Bu ülkede haksızlıklar olur, ama bir gün mutlaka adalet tecelli eder.”

KİM KİMDİR

* Zeynel Turanlı: AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Mersin milletvekili Dengir Mir Mehmet Fırat'ın dedesi. Nutuk'ta milli mücadeledeki katkılarından dolayı Atatürk tarafından övülen Bedir Ağa bu ailedendir. Bu hizmet karşılığı aileye meclis tarafından madalya verilmiştir.

* Faik Bucak: Urfa, Siverek'te bulunan Bucak Aşireti'nin ileri gelenlerinden ve Sivas Kampı'ndan sonra kurulan Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi Genel Başkanı. 1966'da bir suikast sonucu öldürüldü. Oğlu Sertaç Bucak, Abdülmelik Fırat tarafından kurulan Hak Ve Özgürlükler Partisi (HAKPAR) Genel Başkanı.

* Hakkı ve Mehmet Bucak: Bucak Aşireti'nin ileri gelenleridir. Aile bu dönemden önce Şeyh Said İsyanı'na destek vermemesiyle bilinir. Mehmet Bucak daha sonra Adalet Partisi'nden milletvekili seçildi. PKK'nın, kuruluş aşamasında kendisine karşı düzenlediği suikasttan kurtuldu. Bucak Aşireti PKK ile mücadelede en fazla korucuya sahip aşiret olarak bilinir. Hakkı Bucak'ın oğlu kamuoyunun yakından tanıdığı Susurluk hükümlüsü ve Doğru Yol Partisi eski milletvekili Sedat Bucak'tır.

* Kinyas Kartal: Brukan Aşireti lideri. 1960'tan sonra Adalet Partisi milletvekili olarak 15 yıl milletvekilliği ve Meclis Başkanlığı yaptı. Birçok kola ayrılan aşiretin bilinen üyeleri Van'da bulunan Kartal'lardır. Demokrasi Partisi (DEP) eski milletvekili Remzi Kartal da bu aşiretin üyesidir. Aşiretin ismi kamuoyunda son olarak, çekilmesi gündeme gelen “Brukan” filmiyle duyuldu.

* Hasan Doğan: Alevi dedesi ve Sivas Kampının en yaşlısı. Halen Cem Vakfı Genel Başkanlığı'nı yürüten Prof. Dr. İzzetin Doğan'ın babası.

* Fuat Fırat ve Fırat Ailesi: Şeyh Said'in torunları. Aile birkaç defa sürgün yedi. Sivas Kampı ve sonrasında sürgün yiyen Fuat Fırat daha sonra üç dönem milletvekilliği yaptı. Sivas Kampı sırasında aileyi mecliste Abdülmelik Fırat temsil ediyordu ama o da Yassıada'da tutukluydu.

* Ensarioğulları: Aşiret Diyarbakır'da ikamet etmekte. Birçok şeyh ve siyasetçi barındıran ailenin en bilinen temsilcisi Doğru Yol Partisi'nden meclise girip devlet bakanlığı yapan Salim Ensarioğlu'dur.

* Ragıp Gümüşpala: Eski Genelkurmay Başkanı. Milli Birlik Komitesi'nce tasfiye edilen subaylarla birlikte emekliye sevk edildi. Eski Demokrat Parti'ye yakınlık duyanlar tarafından, 11 Şubat 1961 tarihinde kurulan Adalet Partisi'nin genel başkanlığına getirildi. 15 Ekim 1961 seçimlerinde İzmir'den milletvekili seçildi. 1964 yılında vefat etti. Daha sonra parti genel başkanlığına Süleyman Demirel seçildi.

ARAŞTIRMACI - YAZAR ORHAN MİROĞLU

“Cumhuriyetin en büyük paranoyası”

Canip Yıldırım, yeni konuşmaya başladığımız bir tarihin yaşayan en önemli canlı tanıklarından biridir. Musa Anter'in kuşağından, hem 49'larda, hem de 12 Mart askeri darbesinden sonra Diyarbakır'da tutuklanmış ve Apê Musa ile birlikte yargılanmış. Canip Yıldırım, dostlarına, onu dinlemek isteyenlere hep anlatır durur hâlâ. Tarihsizlerin, tarihi yok sayılanların, sürgünlüğe gönderilen ve bu sürgünlük yıllarında yoksulluğun, çaresizliğin bitirip tükettiği Kürt ailelerin hüzünlü hayat hikâyelerini ondan dinlerken, o yıllara ait deyimleri ve sözcükleri de öğrenirsiniz. “Kitabını kapatmak” deyimi mesela o yıllarda üretilmiş bir deyimdir. Başı devletle belada olanların hayatını söndürmek, onları bitirmek, fiziki olarak yok etmek anlamına gelir... Eğer “kitabınızın kapanmasına” devlet karar vermişse, yapacak bir şey kalmaz. Ama her zaman da acımasız değildir devlet. “Kitabınız kapatılmaz” fakat “şerpeze,” yani yoksul ve sefil biri olmanıza karar verilir. Sürgünlüğe yollanırsınız ve sahip olduğunuz zenginlikler bitip tükenir, yetmez olur hiçbir şeye. Yani şerpeze edilirsiniz. Oysa en iyi Kürtler bilir; asalet şerpeze olmaz.

“Tarihsizlerin” tarihi, bize, devletin Kürtleri hep isyana hazır, fırsat bulsa hemen devlet kuracak bir halk gibi gördüğünü anlatır. Cumhuriyetin en büyük paranoyası budur. Kürtler, doğrusu, yapılan bütün adaletsizliklere ve haksızlıklara rağmen adaletten umutlarını hiçbir zaman kesmeden katlanmaya çalıştılar. Ellerini kelepçelere itirazsız uzatırken, bir gün adaletin hep tecelli edeceğine inandılar. Adaletsizliğe uğrayanların bir umudu da Türk aydınlarıydı ve onlar Türk aydınlarını “davalarının hakemleri” olarak görüyorlardı.

Daha Sivas - Kabakyazı Kampı gerçekleşmeden önce; 1959'da açılan 49'lar davasında yargılananlar da adaletin tecelli edeceğine inandılar. Ama iki yılı aşkın bir zaman kapatıldıkları hücrelerinden bir tecrübeyle çıktılar. Adaletin tecellisi için, örgütlenmek gerektiğini, haklarını ve varlıklarını savunacak örgütlere ihtiyaçları olduklarını biliyorlardı artık. 12 Mart'a gelindiğinde, hem davalarına sahip çıkan TİP'in içindeydiler hem de DDKO (Devrimci Doğu Kültür Ocakları) gibi kültürel kurumlara sahiptiler. Bu yıllarda sürdürülen adalet ve hak arayışında şiddet benimsenmiyordu. 12 Eylül'den sonra olup bitenler ise adalet duygusunu, Türkiyeli aydınlara duyulan inancı “şerpeze” etti, yoksullaştırdı. Diyarbakır askeri cezaevinde, zulüm ne kelime, uyuz bir köpeğe askeri tekmil vermek zorunda kaldı Kürtler. Bekaa'da her şey hazırdı ve bu cezaevinden çıkanlar soluğu Bekaa'da aldılar. Benim gibi Diyarbakır cezaevinden tahliye olduktan sonra silahtan ve askerlikten bir şey anlamadığı için Bekaa'ya gitmeyenlere ise insanlar şaşırıp durdular. Zor anlatabildik derdimizi. Bu kadar zulüm gördükten sonra, nasıl oluyordu da Bekaa'ya gitmiyorduk?

'Tarihsizlerin' tarihi keşfedilmeyi, sorgulanmayı ve bu sorgulama

Hiç yorum yok: